KPT. HALIL ACIKGOZ TALPA ROPORTAJI


Posted by Ali Camat on April 8, 2018, 4:27 pm
in General ( Captains Corner)

Hep taze tutacaksınız sevincinizi, 

avluda diz boyu kar olsa da 

elinizden eksilmeyecek kır çiçekleri...



YALIN, ZARİF, GERÇEK... 

TIPKI HAYATIN KENDİSİ GİBİ...      

KPT. PLT. HALİL AÇIKGÖZ


KAPTAN HALİL AÇIKGÖZ'ÜN TALPA DERGİSİNE VERDİĞİ RÖPORTAJ



Hep taze tutacaksınız sevincinizi, 

avluda diz boyu kar olsa da 

elinizden eksilmeyecek kır çiçekleri...



 



Helme Roman



EN İYİ KİM ANLATIR KENDİNİ. YA DA HER YAŞAM BİR HİKAYEYİ Mİ BARINDIRIR ÖZÜNDE. VEYA YAŞANANLAR MIDIR HAYAT HİKAYEMİZİ YAZAN... 1970’LERİN MANİSASI, 

VE SALİHLİ İLÇESİ, VE DE POYRAZDAMLARI KÖYÜ. İŞTE BU ÖYKÜ DA ORADA BAŞLIYOR.  

KÜÇÜK YÜREĞİNDE BİRİKTİRDİKLERİYLE BÜYÜYOR. VE DOLUP  TAŞIYOR O KÜÇÜK YÜREK. BUGÜN KARŞIMIZDA DURUYOR TÜM ÇIPLAKLIĞIYLA... KAPTAN PİLOT HALİL A&Cc
edil;IKGÖZ, 

AYNI ZAMANDA BİR YAZAR... AYNI ZAMANDA BİR ŞAİR... VE ÇOK ANLATACAKLARI VAR...YALIN, ZARİF, GERÇEK... TIPKI HAYATIN KENDİSİ GİBİ.



 



Helme Roman



Soldan sağa: FO Ali Camat, FO Sercan Uzun, Kaptan Halil Açıkgöz





Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

1970 Ocak Manisa’ya bağlı Salihli ilçesinin Poyrazdamları köyünde doğdum. 18 yaşında bir babayla 16 yaşında bir annenin ilk çocuğu ve dedesinin adını alan ilk erkek torun olarak. Adımın anlamı dünyayı kucaklasa dostluk, dayanışma ve barış içinde yaşardık. Dedemin böylesine anlamlı ismini taşımaktan gurur duyuyorum. Zengin bir çocukluğum oldu. Birbirine çok sıkı bağlarla tutunmuş kalabalık bir sülalede yetiştim. Sülale diyorum çünkü büyükler tarlada çalışırken goca nenemin (dedemin annesi) hazırladığı kahvaltı sofrasında en az 5 ayrı evin çocukları birlikte kahvaltı yapardık. Akşam yemeğe gelmediğim de annemin telaşlanıp beni aramaya çıktığını hatırlamam. Muhakkak dedemin veya babaannemin akrabalarından birinin evinde kapatıyorumdur iştahımı. Bizim buzdolabında büyük halamın yoğurdu, nenemin mutfağında annemin yaptığı ekmekler,  büyük amcamın her akşam herkese açık televizyonu olması gayet doğaldı. Babam evden uzak başka bir şehirde çalışırken bizi de yanında götürmeye karar vermesiyle birlikte rüya bozuldu. Ekonomik olarak rahata kavuşacağımız kesindi. Ama ben o köyü içimden atamadım. Akhisar’da ilkokul üçe kadar okudum. Babamın kaza geçirip köye zorunlu dönüşüyle tekrar kavuştum ama her şeyin hızla değiştiği Türkiye’den o saf hayatlar da nasibini almaya başlamıştı ve hiç bir şey eskisi gibi değildi. 1980 sonrası bu değişim sanki önceden geçim kaygısı yokmuş ta birden hortlamış gibi herkesin boynuna asılı kalınca küçük evlerimize çekildik. Dallas dizisini, Türk filmi akşamlarını buluşma bahanesi olmaktan çıkarmıştık. İlkokul dördü neredeyse hiç öğretmensiz geçirdim. Son sınıfa gelince de tahsil adına köyümüzün ortaokulunda sonlanacak bir gelecek önümde duruyordu. Her derse giren toplam üç öğretmenin bana öğrettikleriyle Salihli’deki sanat okulunun yolu görünüyordu. Oraya gitmektense Salihli Sanayi sitesinde bir ustanın yanında pişmek daha doğru olurdu. Yatılı okul sınavlarına girmeye karar verdim ve kazandım. Daha on bir yaşında çocukken gitmesi de dönmesi de zulüm Manisa Lisesi yatılı pansiyonunda benim gibi köylerden gelmiş çocuklarla üç yıl kaldım. Köy enstitülerinin kapanmasından sonra köy çocuklarının okuyabileceği öğretmen okullarını ve bu yatılı pansiyonları inşa edenlere sonsuz minnettarım. Yoksa hala görüştüğüm arkadaşlarım ve ben nasıl şu anki pozisyonlarımıza gelebilirdik. Yatılı okulda lise sonuna kadar okuma şansım vardı ama sonrasında üniversite okutacak güçte olan bir babam yoktu. Tüm meslek okullarının sınavlarına girdim, ama bir tanesine çok iyi hazırlandım. Kuleli Askeri Lisesi. Gökçeada öğretmen lisesini de kazanmıştım. Ben yüzümü üniformaya çevirdim, yedek olarak kazanmama rağmen beni çağıracakları günü sabırla bekledim. Öğretmen lisesinin şansını teptiğim, okulların açılmasına çok az zaman kala kurban bayramının bir gün öncesinde postacının ne yapıp edip ulaştırdığı davet zarfını aldım. Onu da minnetle anıyorum. 1986 o ünlü film sinemalara gelince hayalini kurduğum üniformanın rengi değişti; ‘’TOP GUN’’. Hayallerimin rengi maviye döndü. Üç yıl boyunca gözlerimi bozmamak için adam gibi ders bile çalışmadım. İstanbul’da bir askeri kışladan diğerine geçtim. 1992 yılında mezuniyet, 1994 yılında pilotluk derken 17 yıl Hava kuvvetlerinde Fantom uçaklarında görev yaptım. 2009 senesinin Ekiminde de Pegasus Hava Yollarına başlayarak sivil hayata geçtim. 21 yıllık evliyim, 7 Aralık yıldönümü. Eşimin adı Nilüfer, kızlarım Asya Eren, ve Mira Umay. Beni mi sormuştunuz? Ben yaptığı ve yaşadığı her şeyden dolayı bahtiyar bir adamım.



Kitap yazmaya nasıl karar verdiniz?

Helme babaannem, goca nenemin hikayesini ilk defa benimle paylaştığında hissettiğim duygu; kızgınlıkla karışık acıma ve tarihi geri döndürememenin çaresizliğiydi. Okuduğum kitaplar boyunca, ben de kitap yazmalıyım dürtüsü rahatsız ettikçe, asıl rahatsız edenin mezarında yatan Goca nenem olduğunu anlayamadım. Büyük kızımın hastanede başını beklerken bilgisayarımı açtım, içimde biriken kelimeleri özgür bıraktım. Bu kitap içime yaptığım yolculuk, biriken özlemlerin dışa vurumu, en büyük zenginliğim olan çevremin kıymetini anlama öyküsüdür biraz da. Kitlelere ulaşmasından çok kendim için de yazdığımı itiraf etmeliyim. Hayatı roman olmasa da bir romanı olmalı insanın, en yakın dostu, çocukları, eşi, sevgilisi kim varsa dokunduğu onların ağzından anlatılan bir roman. Daha öncesinde şiirler ve denemeler yazıyordum. İlk şiirimi ve makalemi 9 yaşında yazdım mesela. Kelimelerle oynamayı sevdiğimi de itiraf etmeliyim. Aya Yayınevi sahibi sevgili Derya Hanımın tabiriyle bu yazma işi ben de hep varmış aslında biraz da geç kalmışım. Ama hayat hiçbir şeye geç kalınmadığını her seferinde gösteriyor bize. Sakin ve sade yaklaştığınızda birden ortaya çıkıveriyor mucizeler. Artık buna tüm kalbimle inanıyorum. 



Kitabınızın başkahramanı “Helme” den biraz bahseder misiniz?

Hiç tanımadığım, kişiliğine dair hiçbir şey bilmediğim Helme, on dördünde ilk göz ağrım yani ilk kızım Asya’dır. Analığı ise çocuklarımın üzerinde çınar gibi kollarını germiş eşim Nilüfer’dir. Helmenin geneli söz konusu olduğunda, kendi soyunun devamındaki tüm kadınlar, hatta tüm adamlardır. 

Daha on dördünde Bozdağların eteğindeki köyünün merasında keçi güttüğü bir gün yaşadığı olaylar kaderini değiştirir Helme’nin. Kitapta onun kaderini belirleyen olaylar tamamen gerçektir. Ama betimlemeler, duygular, düşünceler mesajlar söz konusu olduğunda altında yatan bir tek gerçek vardır; onlar benim. Onunla birlikte yaşamış insanların duygu ve düşüncelerini kaleme alırken hep sorular sordum. Neden böyle davranmıştır? Bunu böyle yaptığına göre aslında ruh hali nasıldı? O günlerin şartlarını da hayal ettim. Dolayısıyla kesin çıkarımlardan kaçındım. Tüm çıplaklığıyla anlatmaya çalıştım. Bu kadar zorluğa rağmen hayata tutunuşunu göz önüne alarak yazdım. Kısacası insan dedim nihayetinde insan. O günlerde yaşananların hemen hemen aynılarını yaşıyor veya şahit oluyoruz. Sanrım kendini tekrarlayan döngünün içindeyiz ve bu roman bugün bir yerler de çok az farkla yaşanıyor. Kadının değersizliği, ezilmişliği, sömürülmesi aktörler dışında hep aynı. Bir erkek olarak kadın romanı yazdığımın da farkındayım. Dilerim yeteri kadar empati kurabilmişimdir.



Okurlarınızdan kitabınızla ilgili ilgili nasıl tepkiler alıyorsunuz? 

Öncelikle yatılı okul, Askeri Lise, Hava Harp Okulu, Pegasus’taki çalışma arkadaşlarım ve eş dosttan oluşan gruplardan çok olumlu tepkiler geliyor. Ama beni esas ilgilendiren beni tanımayan okurlardan aldığım tepkiler. Beni en derinden etkileyen, hala etkisinden kurtulamadığım bir dönüş var ki. Benim köyümde çok saf ve temiz, aslında kızına göre çok akıllı ama toplum içinde, aklının yarısını kaybetmiş gibi ürkek davranan bir  kadıncağız var. Ailesiyle baş başa iken dünyanın en güzel en akıllı insanıymış aslında. Ne yaşadı ve yaşatıldıysa insanlar onu korkutmuş besbelli. Kızıyla konuştum, ‘’adını koyamadığım bir durum’’ diyor. Çünkü hiç doktora gitmemiş. Ben bu hanımı tanımıyorum. Düzgün geliri olmayan, köyde mal sahibi olanlara gündelikçi ırgatlık yaparak geçimini sağlayan bu hanımın bir kızı var. Lise mezunu ve açık öğretimde Edebiyat okumaya çalışıyor. Divan edebiyatından da nefret ettiği için o bölüm bir türlü bitmiyor. İsmini de vermek istiyorum. Zeynep Ayaz. Zeynep tam bir kitap aşığı. Ben köyden 11 yaşında ayrıldığım için Zeynep’i de tanımıyorum. Benim kitabımı internet üzerinden edinmiş, okumuş. Sonra bana dönüş yapmış. Kitap 1860’ta başlıyor 1913’te bitiyor. Cumhuriyet yok, lider olarak Atatürk yok, kadına verilen haklar yok, kadının yüceltilmesiyle ilgili Mustafa Kemal’in adımları yok. Kitapta bunların olması mümkün değil dolayısıyla. Ama Zeynep kitabın içinde vermek istediğim mesajı almış ve “O günlerden bugüne ne değiştiğini, kadının toplumdaki yerini, değerini sorgulamamız ve LAİKLİĞE, CUMHURİYETE daha sıkı sarılmamız gerektiğini adeta gözümüze soktuğu için HELME’yi unutturmayan babaanneye ve bunu ustalıkla kaleme alan yazarımıza teşekkür ederim.” Dediği müthiş yorumla karşıma çıktı. 



Yaşam öykünüz Nazım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları”nın bir kesiti gibi. Kendinizi bu manzaranın neresinde görüyorsunuz?

Geçmişini ve çocukluğunu çok özleyen ve bağlarından kopmasından aşırı rahatsız olan bir adam. Hayatımı şekillendiren, bana idol olan, tıpkı sizin dediğiniz gibi “Memleketimden İnsan Manzaraları’’ndan çıkarcasına etrafımda  olan insanlar var. Bunlardan biri amcam. Çok okuyan, aynı zamanda etrafını okutmak isteyen devrimci bir genç. Örneğin halam 16 yaşında ve tütün tarlalarında, toprak ağalarının bağlarında, pamuğunda amele olarak çalıştığı günlerde bir gün amcama “Ben okumak istiyorum” dediğinde ve yaşı ortaokula uygun olmamasına rağmen amcamın okul müdürünü tanıması ve ikna etmesiyle tekrar öğrenime dönüyor. Ardından hemşirelik okulunu bitiriyor ve tıp fakültesini kazanıyor. Ancak dedemin maddi olanakları buna imkan tanımıyor. Halen hemşirelik hizmetini yürütüyor. Adını taşıdığım dedem aşırı yokluk ve fakirlik, babasızlık yaşıyor, yani tüm olumsuzluklar var adamın hayatında. Ama onun hayatı okuması, filozof yönü çoğu insanda yok. Tam bir Atatürk aşığı. Tüm çocuklarının okumasına gücü yetmedi ama aydın olmaları için çok çalıştı. Torunlarının hepsini ebeveynlerinin okutmaları için uğraştı. Bu etrafımdaki aydın bakışlar benim dünyaya bakışımı küçük bir çocukken bile çok değiştirdi. İşte bunların her biri beni bugünlere taşıyan insan manzaraları.



Öykülerinizde, şiirlerinizde zaman zaman Hasan İzzettin Dinamo, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal tadında yazımlar hissediliyor. Siz bu yazarlarımızdan hangisini kendinize daha yakın hissediyorsunuz ya da hangisinden etkileniyorsunuz. 

Hepside çok değerli yazarlar. Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan”ını, Necati Cumalı’nın şiirlerini, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Ada’sını, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nü adeta yuttum. Türk Edebiyatı’nı çok sevdiğim ve okuduğum için mutlaka etkilenmişimdir.



Kitaplaştırmak istediğiniz başka hikâyeler de var mı?

Çok. Dedim ya o köyü içimden söküp atamadım ben. Mesela 10 Kasım günü Ulu önder için lokma dökülüp mevlit okundu o köyde. Gün boyu ruhum orada gezindi. Her zaman her istediğimiz yerde olmaya müsaade etmiyor yaşam kavgası. Bir gün orada olacağım ömrüm müsaade ederse. Kendi köyümde olmasa da deniz kenarında bir köyde hem de akşamüstü gözlerimi hayata kapatmayı hayal ediyorum. Denize aşığım çünkü, köyüme aşık olduğum kadar. Çocukluğumun hasatı tamamlanmış sarı buğday anızlarını deniz olarak tanıdım ben. İçinde koşturan, anız saplarının bacaklarını jilet gibi kestiği günleri anlatan kitabımın kurgusunu yapıyorum şimdi ikinci kitap olarak. Adı bile hazır: Çocukluğumun Bittiği Yaz. 9 yaşımdan bugüne her yaz çalıştım. Sorumsuzca koşup oynadığım en son yazı kaleme alıyorum şimdi. Hatırlayın, ilkokulda yaz tatillerini anlatan hikaye kitaplarını. Ayşe, Ali, Ahmet tatilde denizde ya da zengin çiftlik ağası dayısının çiftliğinde. Oysa benim çocuk gözlerimle gördüğüm alabildiğine sarı buğday anızlarıyla yeşil tütün tarlaları. Uykusuzluk ve yorgunluktan kirece kesmiş insan yüzleri. Medet umularak gecenin ikisinde üçünde uyandırılan çocuk bedenleri. Çünkü tütün yaprakları gece kırılır. Koca tütün denizi yaprakları bir an önce toplanmalıdır ki kuruyup düşmesin. Çocuklarda o minik elleriyle ne kadar yaprak kırarsa kar. Ben yine de o tarlalarda, sofralarda birlikte olduğum anları hiçbir şeye değişmem dostlarımla yediğim akşam yemeğini değişmeyeceğim kadar. Havacılıkla ilgili yazmamı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyorum belki. Bir gün o da olur ama alışılan tarzda değil. Mesela gece uçuşunda yıldızlara bakarken ben traktör römorkunda göbeğim yıldızlar görerek uyuduğum günlere giderim. Hala güneşin gece tuzla buz olup yıldızlara dönüştüğüne inanırım aynı çocukluğumdaki gibi. 



Helme Kokpitte



Sizi farklı kılan değişik bir yönünüz var. Uçaktaki anonslarınız. Sizin uçuşlarınızda yolcular sizden çok keyifli Atatürk hikayeleri dinliyor. Böyle değişik anonsları dinletmek nereden aklınıza geldi?

Sunay Akın’ın bir sözüyle cevap vereyim. Diyor ki: Büyük bir siyasetçi olabilirsiniz. medyada çok ünlü olabilirsiniz, toplumun gözdesi olabilirsiniz, ama bir anons gelir herşey biter. Hatırlatır. Bu milletin bir sürü olmadığını, millet olduğunu hatırlatır. 

Bir uçuşumuzda uçuş emniyetiyle ilgili olarak arıza sebebiyle geri dönmek zorunda kaldık. Sonucunun nereye gideceğini kestiremediğimiz kargo kapısı açık ikazı geldi, riske girmeyerek alana iniş yaptım. Bazı yolcular sinirlendi, uçaktan inmek istedi. Ben de onlara dedim ki; 

“Bu kadar insanın içinde, bu kadar çocuk var. Bu çocuklardan biri bir gün Atatürk olabilir.” Ve ben her uçuşumdan önce yolcular arasındaki çocuklardan bir Atatürk çıkacakmış gibi davranıyorum. “Nasıl sizin hayatınızı tehlikeye atabilirim” dedim. “Arıza giderildiğinde emin olun bu düşünceyle sizi uçuracağım.” Anonsların çıkışı böyle oldu. Dokunduğunuzda bazı şeyleri değiştirebilirsiniz.



 



TALPA Röportajına ek olarak, Halil Kaptanımızın Sanal Havacılara bir de özel mesajı var. O mesajı da aşağıda sizlerle paylaşıyoruz.



GENÇLERE MESAJ:

Hayatınızın merkezine oturtacağınız tek şey var aslında,  bir anda başlayan bir ömür süren tek hece; AŞK. Doğaya, ailenize, vatanınıza, denize, havaya, toprağa en önemlisi hayatınızı kazanmak için ömrünüzün en uzun süresini ayırdığınız mesleğinize duyacağınız aşk. Mülakatlarda pilotlardan duyduğum en klişe söz benim çocukluk aşkımdı pilotluk. Hayır çoğunuz yalancısınız öncelikle kendinize yalan söylüyorsunuz o sizde aşk olsaydı onun dikenli yollarında ayaklarınızınız tabanında, vücudunuzda, ruhunuzda kanayan yaralarla karşımıza gelirdiniz. Ve biz o kanayan yaraları görür, o aşka saygıdan ayağa kalkardık. Bugüne kadar ben o aşkı çok az arkadaşın gözünde gördüm. Sanal havacılıktan gerçek havacılığa geçmek için tırmalayan genç yaşlı ama ruhu taptaze insanların gözünde gördüm ilk. Bilgiye muhtaç olmadıkları halde aç olan, gözleri çakmak çakmak bizim gözlerimizin içine delici bakışlar atan. Keşke Türk Hava kurumu sömürülmeseydi, daha çok şubesi olsaydı da imkanı olmayan sevdası olan çocukları teyyareci yapabilseydik. Ne yazık ki kapitalizmin çirkin yüzü burada da ortaya çıkıyor. Ama yine de ümidinizi yitirmeyin, yırtının para biriktirin, başka mesleklerde para kazanıp havacılık geleceğinizi kurmak için her şeyi yapın. Sıfırın altında filmindeki gibi banka soyun diyemiyorum ne yazık ki. Ama bir gün başarır bizimle aynı gökyüzünün güneşinde yağmurunda yıkanmak isterseniz, elimizden geleni yapacağıma söz veriyorum. AŞKLA KALIN.



 



Flypgsva ailesi olarak Halil Kaptanımıza bazı sorular da biz yönelttik. Kaptanımızın yanıtlarını aşağıda sizlerle paylaşıyoruz.



Sevdiğiniz yemek.

Ege’de büyüdüm ben. Özellikle bugünlerde gözümde tüten ebe gümeci, turp otu, ısırgan. Yazları közde patlıcan, kızartma, börülce, oğlak güveci. Közde patlıcan için adam öldürürüm. Ama öyle ekşili salata tarzında değil. Acı biber sarmısak birlikte dövülüp zeytinyağı karıştırılacak. Yanında dilimlenmiş köy domatesi yeter. Bir de anamın yaptığı sizin kuzu kaburga dolma diye bildiğiniz egede yörükler arasında sura diye geçen yemek var. Bildiğin köylerdeki toprak fırınlarda pişeninden. O kil kokusu sinmemişse bir şeye de benzemez cinsinden. 



En son seyrettiğiniz film.

Aile arasında. Bir çok toplumsal sorun, yaşam biçimleri traji komik olarak çok başarıyla işlenmiş. Her şeyi miş gibi yaşayan bir toplumla karşı karşıyayız maalesef. Ahlaklıymış, çok namusluymuş, çok delikanlıymış gibi davranan insanların ipliğini çok güzel çıkarıyor pazara. Bir de yazarın kendisiyle dalga geçmesi gibi gönülleri fetheden Gülse Birsel. Ben en çok Hint, Latin Amerika ve güney Avrupa filmlerini tercih ediyorum. Hollywood gibi milyon dolarları harcayıp gişe kaygısıyla şişirilmiş duygudan uzak filmler değiller bana göre. Barfi, Bilyoner, Black, 3 idiot çok başarılı Hint filmleri. Javier Bardem filmlerinin hepsini tavsiye ederim. İtalyan sinemasının Cinema Paradiso’su, Postacı’sı izlenmemişse bir insan çok şey kaçırmıştır. Bike diaries, Bir tutam cennet, su, köpekler ve aşklar paramparça Latin sinemasından örnekler. Bu yüzden Türk sinemasının da, yabancı sinemalarının da reklamı yapılamamışlarını arar gözlerim. Karpuz kabuğundan gemiler yapmak filmine bakın derdimi anlarsınız.



Enson okuduğunuz kitap.

Kenidisi pilot olan devre arkadaşımın eşi, Serra Öncel Menekay. İğne oyası adlı romanını okudum. Elimde şu an Hasan Ali Toptaş’ın kuşlar yasına gider kitabı var. Hamdi Koç’un kitaplarını bitirdim ondan önce.  Özür. Pegasus Kabinden yazar arkadaşım Ayşe Gizem Öksüz’ün Sus be Kadın’ı da çıktı aradan. Ömrümce kitap okudum, bundan daha güzel bir şeyin daha var olduğunu kanıtlasınlar, bu kötü alışkanlığımı hemen bırakacağım. Çünkü okudukça ne kadar cahil olduğunu anlıyor, farkındalığı arttıkça acı çekiyor insan.



Hangi müzik.

Müzik de insanın evreleriyle değişiyor aslında. Çocukluğum tarlalarda radyo dinlemekle geçtiği, ve tek radyo kanalı olduğu için türküler kazındı ruhuma. Türk sanat müziğinin bir çok dalına ısınamadım yine de. Ağdalı müziği sevmiyorum ruhumun çocuk yanına hitap etmediği için. Acıdan bile bahsetse coşkun ve zengin olmalı müzik. Bu yüzden arabeskin bazı şarkıları yer bulmuştur yüreğimde. Lise yıllarında rock müzikle tanıştım onu da çok sevdim. Hala scorpions’un ‘’Still loving you’’su anılara götürür beni. Yaşlandık artık. Türküler tekrar gelip oturdu eski yerine. Ne demiş şair;

Gecenin karanlığında gelse şiir hası,

Ayak seslerinden tanırım,

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım.



Hangi takım.

Milli takım dahil takım tutmuyorum desem. Galiba bu bende kalıtsal, babamdan miras. Amcam Beşiktaşlı yapamadı, amca oğlumun hatırına ilkokulda Cimbom dedim, yatılı okulda  çok sevdiğim arkadaşlarla Trabzonlu oldum, Kuleli’de de fenerli. Ne zaman Atatürk’ün takımına siyaset bulaştı doksanlarda bir defolun gidin dedim olayı orada bitirdim. Bu arada Mehter takımı bir futbol takımı mı? En iyisi ben onu tutayım.

 

Gerisi gelecek kardeşim şimdilik bu kadar ...



 

Halil AÇIKGÖZ


Post from : http://www.flypgsva.org/blog/CaptainsCorner.php
Printed from : http://www.flypgsva.org/blog/CaptainsCorner.php?id=86